Doç. Dr. Bilge Uzun Yazılar

ERTELEME

Bir araştırma sonucu diyor ki, monoton yaşam beyni küçültüyor…

Hiç şaşırtıcı değil. 

Bir nöroloji uzmanı ya da nöropsikolog değilim ama son yıllarda üzerinde fazlaca eğildiğim psikoloji araştırmaları, zihin çalışmaları ve insan zihin ve davranışlarının beyinle ilişkisi bu araştırmayı yorumlayabilmeme izin veriyor. 

Evet, Almanya’ya ait kutup araştırmaları istasyonunda görev yapan, 4’ü kadın 5’i erkekten oluşan 9 kişilik bir grup bu araştırma için Antarktika’ya gidiyorlar. Burada 14 ay, yani bir yıldan fazla,  burada yaşıyorlar. 

Bu ne demek? 

Beynimiz uyarana bağlı bir organdır. Çevreden gelen uyaranlarla aktive olduğu için beynimiz sağlığını koruması için sürekli uyaran almalıdır. Önümüzden geçen bir araç, duyduğumuz ses, hoşa giden ya da gitmeyen kokular, temas eden rüzgar ya da güneş ısısı gibi. Bunlar beynimizin ön bölümünü uyararak arka bölümünde yorumlanır ve beynimiz uyarılır. Bu tür uyarılar beynimizin aktif olmasını da sağlar. 

BASINDA

20 Kasım – 25 Aralık 2019 arasında her Çarşamba 12.00 – 13.30 Bau Güney Kampüsü

21 Kasım – 19 Aralık 2019 Saat 12.15 – 13.15 Bau Kuzey Kampüsü

PROJELER

‘Mutluyum’ diyenler el kaldırsın!

Mutluluk, kelime anlamıyla, ‘arzu edilen durumlara sürekli olarak ulaşılmış olmaktan duyulan kıvanç ve bahtiyarlık (TDK, Türk Dil Kurumu) olarak tanımlanır. Yani aslında, mutluluk ‘iyi olma’ hali, huzurlu ve ‘hayatından memnun olma’ halidir. 

İnsanoğlu sürekli mutluluğu arar, ancak tabii ki mutluluğun sürekliliği mümkün değil… Mutluluk bir duygu durumudur çünkü. Gelir ve geçer, sonra yeniden gelir ve tabii yeniden geçer.

Peki sizce mutluluk nedir?

Mutluluk göreceli bir duygudur. Yani birinin mutluluk tanımı başka birininkinden farklı olabilir. Bazılarına göre sağlıklı olmak yeterlidir mutluluk için. Bazıları ise, evi, arabası, parası olsun ister mutlu olabilmek için. Oysa özündeki duygudur, memnun olma halidir mutluluk. 

Mutluluğu etkileyen birçok faktör vardır elbette. Bazen kişsel olan bu etkenler bazen de sosyaldir. Bu bağlamda yıllardır mutlu ülke araştırmaları sürer gider. Sizler de duymuşsunuzdur, her yıl bir sonuç çıkarır bu araştırmalar… En mutlu ülke hangisi? diye. 

ERTELEME

Yoksa yalan mıydı? 

Bize yalan söylenilmesinden hoşlanır mıyız? 

Hayır tabi ki! Dediğinizi duyar gibiyim. Öyle hemen peşin hüküm vermeyin. Bu yalanın türüne bağlı değişir.  

Nasıl mı? 

Önce isterseniz, şimdi bu konunun da nereden çıktığına bir bakalım.  

Son günlerde bir araştırma bulgusu ilgimizi ‘yalan’ a doğru çekti. Amerika’da popüler bir dergide bir araştırma bulgusu yayımlanmış. Buna göre, Massachusetts Üniversitesinde İşletme Fakültesi Profesörü olarak çalışan Sinan Aral, bir grup arkadaşı ile yalan haberler üzerine bir çalışma yürütür. Bu çalışma iletişim ekosistemlerimize ışık yakacak cinsten. Bu araştırmayı yapmak için 2006-2017 yılları arasında  twitter’da dolanan 126 bin öyküyü analiz etmişler. Araştırma bulguları, yalan haberlerin %70 oranında daha hızlı yayıldığını ve doğru haberle kıyaslandığında 6 kat daha fazla kişiye ulaştığını ortaya koymuş. Neden mi dersiniz? Bulgulara göre yalan haberler daha hikaye gibi algılanıyormuş. E tabii bu, insanların hikaye bilgileri sevdiklerini ortaya koymuş.  

Buradan hareketle aklımıza takıldı bu soru:  

Size yalan söylenmesinden hoşlanır mısınız?  

Doğru olmayan bir şeyi duymaktan ziyade doğru olmadığını anladığımızda hayal kırıklığına uğrarız öyle değil mi? O halde doğru olmadığını bilmediğimiz sürece sorun yok. Peki söylenen bir şeyin doğru olup olmadığını nasıl anlarız? 

Söyleyen kişiyi tanıyor olmamız en önemli etken. Yalan söyleyen kişi, bunu söylerken bilinç dışı da olsa suçluluk ve kaygı duyguları tetikleneceği için yüzüne bazı ifadeler yansıyacaktır. Ancak bu kişiyi tanırsanız anlayabileceğiniz bu ifadeler mikro ifadeler olarak adlandırılır. Yalan söylenirken örneğin göz sağ beynin etkisiyle sağa doğru kayabilir. Kişi elini burnuna götürebilir ya da başını öne eğerek gözlerini kaçırabilir. Peki ama herkeste aynı olur mu? 

İÇİMİZDEKİ ÇOCUK

Erteleme davranışı sergilemeyen birini düşünebilir misiniz?

‘ErteleME’ dediğimizde aklımıza bir sürü senaryo gelebilir. Bir alışveri merkezi düşünün örneğin…

Yeni yıl kutlamalarından hemen önce, 31 Aralıkta bir alışveriş merkezine gittiğinizde, insanların birkaç saat sonra vermeyi planladıkları hediyeleri almak için mağazaları doldurduğunu görürüz. Ya da kendi kültürel geleneğimizi göz önünde bulundurduğumuzda, bayram arifesinde süpermarketlerin bayram hazırlıklarını tamamlamaya çalışan insanlarla dolup taştığına şahit oluruz. 

Peki ya üniversitelerin çalışma salonları!

Dönem başında verilen ödevin teslim tarihinden sadece bir gün önce, öğrencilerin ödevi tamamlama telaşıyla karşılaşırsınız!

Çoğu zaman erteleme davranışı sergileğimizi kabul ederiz, evet, ancak pek azımız ertelemeyi bir alışkanlığa dönüştürdüğümüzü itiraf edebiliriz. Hediyesiz geçirilen yılbaşı gecesi çok da önemli değildir belki, ya da bayram kutlamalarına hazırlıksız yakalanmanız çok şey kaybettirmez. Ancak, zamanında ve tam olarak teslim edilmemiş bir dönem ödevi, bir öğrenci için başarısızlık ya da daha kötüsü okuldan uzaklaştırılmak demektir. Bu noktada önemsiz gibi görülen erteleme davranışı akademik alanda oldukça önem kazanır. 

ERTELEME

BASINDA

Kalbimizdeki kurtların hikayesini bilir misiniz?

Bir kızıldereli hikayesi insanların içinde büyüttüğü büyük savaşı anlatır. Buna göre yaşlı Çeroki torununa yaşamı öğretiyordur. Kalbinde iki kurdun sürekli olarak savaştığını söyler. 

‘Bu kurtlardan biri öfke, imrenme, kıskançlık, keder, pişmanlık, hırs, kibir, kendine acıma, suçluluk, içerleme, aşağılık duygusu, yalan, sahte gurur, üstünlük ve ego içerir’ der. 

‘Diğer kurt ise iyiliği barındırır kalbimizde. Sevinç, huzur, sevgi, umut, sükûnet, tevazu, nezaket, iyilik, empati, cömertlik, gerçeklik, şefkat ve inançtır bu kurdu besleyen’ 

Torunu iki kurdun değerlendirmesini yapar ve dedesine hangi kurdun kazanacağını sorar. Yaşlı Çeroki derin bir nefes alır ve derki 

‘hangisini beslersem o kazanacak’

Ve ekler, ben ‘şefkatli kurdu beslemeyi seçiyorum. Bu tabii ki öfkeli kurdu göz ardı etmeme, acıtmaya ya da öldürmeye çalıştığım anlamına gelmiyor. Bunu yaparsam savaş çok daha uzayacak ve zaten o kazanacaktır. Çünkü bunu yapmam onu düşmanlığım ve korkumla daha çok besleyecek ve güçlendirecektir. Bunun yerine sakince dikkatimi verebilirim kızgın kurda. Bu, onun istediği cevabı bulabilmesine izin vermem demek olacaktır. Bunu yaparsam yanıma uzanacak ve artık bana düşmanca davranmayacaktır’ 

MINDFULNESS

Beraber oturalım mı?

Yıllardır süregelen psikolojik danışma ve psikoterapi uygulamalarımda, adı mindfulness olmasada kullandığım bazı yöntemler vardı. Çoğu zaman eklektik, sırası danışanın ihtiyacına göre belirlenen, farklı yaklaşımların eğitimleri ve uygulamalarından öğrendiğim yöntemlerdi bunlar…

Adler yaklaşımının ilk anılarıydı örneğin, ya da Gestalt kuramında geçen şekil-zemin algısı, ya da bilişsel davranış ve akılcı duygusal davranış yaklaşımındaki rasyonel olmayan düşüncelerin, transaksiyonel analizle içselleştirilmiş ebeveyne dönüşmüş sesleriydi çalıştıklarımız…

Yıllar yıllar önceydi, birgün bir vesileyle mindfulness uygulamalarıyla tanıştım… Gördüğüm, geleneksel kuramların şekil değiştirmiş, çerçevelendirişmiş halleriydi bunlar. 

Mindfulness uygulamaları zannedildiği gibi yeni bir yaklaşım değildi aslında. Hali hazırda Varoluş yaklaşımından etkilenmiş, Transaksiyonel analizle bütünleşmiş, Bilişsel Davranışçı yaklaşımın üzerine oturtulmuş bir entegretif yaklaşımdı…

MINDFULNESS

ERTELEME